21 Ekim 2014 Salı

Denge: Pole'da ve Hayatta



Tanıştığım, birlikte dans ettiğim, blog üzerinden mailleştiğim pole'cuların bir çoğu pole'a daha çok vakit ayırmak için ofis işlerini bırakmanın yollarını arıyor. Aynı benim bu senenin başlarında yaptığım gibi...

Bu durumun nedenini düşünüyordum uzunca zamandır. Sanırım artık bir yanıtım var: çoğumuzun hayatı heyecandan, keyiften, tutkudan bir hayli uzak ne yazık ki. İşlerimiz bizi heyecanlandırmıyor. Anlam üretmemize olanak sağlamıyor. Sonra pole sınıfına giriyoruz, bir gün... ve boom!

Günden güne güçlenen, esneyen, daha önce hayal edemediğimiz hareketleri başarabilen bedenimizle bambaşka bir ilişki kurmaya başlıyoruz. Geçkin yaşta tutkulu bir aşık edinmiş gibi pek çok şeyi feda edecek hale geliyoruz. İşimiz, sosyal hayatımız, diğer hobilerimiz... Yavaş yavaş eat, sleep, pole & repeat  (ye, uyu, pole yap ve tekrar) kafasına giriyoruz.

Ama bu ne kadar gerçekçi? Ne kadar sürdürülebilir? Ya da ne kadar sağlıklı? 
Bugün bu konuda iki kelam etmek isterim: hayatı ve pole'u nasıl dengelemeli?

1. Hayatın gerçekleri
Direkt böyle bir giriş yapmak istemezdim. Ama Mısır'daki amcadan hanlar, hamamlar kalmadıysa hepimiz hayatımızı idame ettirmek için çalışmak zorundayız. Pole profesyonel işimiz olabilir mi? Çok büyük maddi beklentilerin yoksa pekala olabilir. Eğitmen ya da performansçı olunabilir. Ancak, bunlar için de gerçekten ciddi anlamda zaman ve emek harcamak lazım. Ek eğitimler almak, sertifikalar edinmek, anatomi, fizyoloji okumak...

2. Fiziksel yorgunluk
Bu kadar heyecanla bağlı olduğun alanda daha çok vakit geçirmek pek de kötü bir fikir gibi gelmiyor, değil mi? Ancak, bedenen çalışmanın nasıl olacağıyla ilgili de gerçekçi düşünmek lazım. Kimi zaman kaslar iflas edecek. Bazı günler her zamanki kadar esnek olmayacaksın. Hastalanacaksın mesela. Ya da PMS yüzünden kolunu bile kaldırmak istemeyeceğin günler gelecek. Bütün bu durumlarda da sürdürebilecek misin heyecanını?

3. Tek yönlülük
Yapılabilecek en yaygın hatalardan biri dış dünyaya kapıları kapatarak pole ile çifte kumrular gibi baş başa kalmak. Günün sonunda, bu bir sanat dalı ve nihayi amaç ortaya bir ürün koymak. Stüdyonun dışındaki hayatla bağları gevşettikçe, bir sanatçı adayı olarak da beslendiğin damarları birer birer kesiyor, ilham alacağın anlardan, mecralardan uzaklaşıyorsun. Harika bir teknik ama kısır bir hayal gücü ile üretimde bulunmaya çalışmak, bir süre sonra pole'u da o nefret ettiğin ofis işine dönüştürebilir.

Kendi açımdan vardığım sonuç, pole'un hayatımdaki bir çok önemli şey arasında belki en önemlisi olarak kalmasının daha sıhhatli olduğu yönünde. Eğer kurumsal işime de bu şekilde yaklaşabilme becerisi edinseydim zamanında, daha heyecanlı ve daha doyurucu bir iş hayatı da yaşayabilirdim. Belki de pole'un bize katacağı en değerli yetenek de bu: hayatımızın her anında yapamayacağımızı sandığımız "trick"ler üzerinde çalışmak, düşebileceğimizi değil, belki de uçabileceğimizi düşünerek işimize, evimize, ilişkimize heyecan, tutku ve denge katmak.