30 Temmuz 2017 Pazar

Hırs Üzerine

Sık sık konuştuğumuz bir konu bu aslında. Pole özelinde ama genelde de aslında hırslı olmak zararlı mı, faydalı mı; başarıya mı götürür, içini mi çürütür; toplulukları nasıl etkiler...

Pazar günü ders beklerken bu konuda laflar hazırlamaya karar verdim.
Çünkü yapacak çok işim olduğunda alakasız başka bir iş yapmaya bayılırım!

Yetiştirilme şeklimden olsa gerek, hırs benim için çok da negatif tınlamaları olan bir kelime olmadı hiç. Kendimi çoğunlukla hırslı biri olarak tanımlardım. Okuldayken -ilgimi çeken konularda- derslerde daha başarılı olmak gibi bir hırsım vardı. Hiç zorunlu okumalarla yetindiğimi hatırlamıyorum. Daha çok okuyayım, daha çok bileyim diye heveslenirdim. İş hayatının başlarında da üstlerim bana 3 verirse ben 33 yapmaya çalışırdım. Totomun kenarıyla, mouse'un ucuyla iş yapmayı hiç sevmezdim. Konu pole olunca da, biri yarım yamalak, dördü full fledged olmak üzere beş senelik dönemde konuyu saldığım, çalışmak istemiyoRUUUUUUM dediğim süreçler art arda 2 haftayı asla bulmamıştır. Her zaman elimin altında bir hedefler listem, antrenman programım vardır.

Bu nedenlerle kendimi hırslı adlediyorum.
Peki, genel olarak hırstan ne anlıyoruz?

Buyrun "ambition" kelimesinin google görselleri:


Hedefe kilitlenmiş bir dağcı, yine hedef belirten bir yol tabelası, yükselmek, sportif başarıları akla getiren bir madalya, kişisel değerin hırsla ölçümü (meh?), zirvedeki yalnızlık.


Bir de hırs kelimesinin görsellerine bakalım:

Gördüğünüz gibi ton bir hayli değişti. Mevlana görseli yanında ölümün herkes için geleceğini hatırlatan bir söz, yine bir zirvedeki yalnızlık ama bu sefer umut dolu değil, çöküş içinde, hırsları peşinde uçurumdan atlayan bi aptiş köpek...

Bizim toplumumuzda (ya da 18. yüzyıl Avrupası'nda galiba Voltaire'e bakacak olursak) hırsı, insana utanç verecek ya da kendine zarar vereceği eylemlere sürükleyecek bir dürtü olarak görüyoruz. Diğer tarafta, kişisel gelişim soslu neoliberal batıda ise başarıya, kendini gerçekleştirmeye yönelik, bir yol çizen, hedef gösteren bir dürtü.

Neticede hırs bir DÜRTÜ. İnsanı harekete geçiren içsel ya da dışsal bir motivasyon. Bu motivasyon yoksa, illa da olsun demeyeceğim. Kişisel gelişimci değilim neticede. Ama varsa ne yapmak lazım?
Bu dürtüyü amaan usta olsam kaç yazar, o da ölüyo neticede diye yok etmek bir yol olsa da hayat nasıl olsa ölücez diye geçmez -bence-.

Onun yerine hırs dürtüsünü olumlu sonuçlar doğuracak şekilde yönetmek  daha doğru geliyor bana.


1. Ne pahasına?
Hedefine ulaşmak istemek ve bu doğrultuda çalışmakta bir beis yok. Hırsa negatif anlamlar yüklenmesinin nedeni bu hedef uğrunda feda edilenler.

Boğaziçi'ndeyken final haftası kütüphaneden ilgili kitapların hepsini toplarlayıp götüren böylece arkadaşlarının çalışmasına mani olan biriyle (eski bir başbakan) ilgili hikayeler dinlerdim. Hedefin çan eğrisinin tepesinde yer almaksa, elinden geldiğince çok çalışmak da bir yol, diğerlerini eğrinin altında bırakmaya çalışmak da.

Scooby Doo'lar da yarışmalarda birinci olmak istiyordu, Gerçek Kötüler de. Scooby Doo'lar aman kazanan da ölecek ben çok da şaapmayayım demiyordu. Ama yarışma şekilleri birbirinden farklıydı.

Olmazsa olmaz etik değerleri olmalı insanın. Hiçbir koşulda vazgeçilmeyecek değerler... Hırs seni çeşitli eylemlere yönlendirebilir, bunların bağlı olduğun kurallara uyup uymadığını denetlemekse senin vazifen.

2. Bedenine saygı duy
Pole, dans, spor özelinde daha bariz bu, ama aslında her konuda geçerli. Bizler polecuyuz ama önce insanız. Ölümlü bedenlere sahibiz. Bedenlerimiz kırılgan. Yorulabilir, yıpranabilir, sakatlanabiliriz. Daha iyi olmak hırsıyla için günde 10 saat çalışmak öncelikle bedenine karşı saygısızlık. (Ayrıca, verimsiz ve gereksiz ama bunu daha önce yazmıştım :) ).

Masa başı çalışan biri için de aynı şey geçerli. Bir akademisyen için de. Hareketsiz geçirilen uzun saatler ve sağlıksız beslenme de skalanın öbür ucunda bedene yapılan bir haksızlık.

Bu anlamda bir kez daha dürtülerini kontrol edip akıllıca davranmakla sorumlusun (ki kuşu peşinden uçurumdan atlamayasın).

3. BKDAY Sendromu
Yani başarısızlıktan korkup daha azıyla yetinmek. Bundan bir kaç sene önce kendimde fark ettiğim durum.

Hırsımı kaybettiğim net bir dönem oldu hayatımda. Kurumsal hayata veda etmeden az önce. Orada yaşadığım çeşitli zorluklar ve rekabet beni yıldırmış ve aslında bunu çok da istemediğim sonucuna vardırmıştı. Benim zaten yönetici olmak gibi bir isteğim yok demeye, part time işler aramaya başlamıştım.

Neden sonra fark ettim ki, aslında dişli rakipler ve zorlayıcı işler karşısında başarısız olmaktan korkmuş ve içten içe kendimi bunu aslında istemediğime inandırarak koruma altına almışım.

Belki de hırssız olduğunu düşünen başka kişilerde de bu sendrom vardır. Öyleyse, nacizane şunu önermek isterim. Yani başarısız da olunabilir aslında. Bunu baştan kabul etme olgunluğuna sahip olmak lazım. Çünkü diğer tarafta zaten denemiyor ve dolayısıyla başarmıyorsun.

4. Zirvede Yalnız Olamazsın
Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Hırsın kolkola gittiği rekabet. Ben acayip rekabetçiyim söyleyeyim. Rekabet beni kamçılar. Rekabet benim motorumdur. Hangi konuyla ilgileniyorsam onu konuda başarılı insanlarla çevrelenmek isterim, göstere göstere de rekabet ederim. "Vaay Melek nasıl yaptın o hareketi, ben de yapçam!", "Oha Pınar çok şık stüdyo açıyomuş, ben de aççam!".

Bunun nasıl kötü olabileceğini anlayabilecek şekilde evrimleşmiş bir zihnim yok. İlk maddedeki gibi etik değerleri koruyarak rekabet çok doğal ve sağlıklı geliyor bana. Etrafında çalışkan ve başarılı insanlar varsa sen de kolay kolay rehavete kapılmazsın.

İşte sırf da bu yüzden zirvede yalnız kalmak faydalı değildir. Zirvede yalnız kaldığın gibi, evet güzel zirve, aa kuşlar falan deyip aşağıya inersin. Ne yapacaksın ki orada tek başına? Onun yerine paydaşlarını tatlı bir rekabet içeren bir gazla yokuş yukarı yönlendirmek herkes için daha iyi.

Ayrıca, en iyi olmayı sürdürmek pek mümkün de değil. Her an hırslı ve çalışkan başka birileri gelip seninle mücadele edebilir. Bunu da olgunlukla karşılayıp zevkini çıkarmakta fayda var.

En büyük rekabet kendine karşı olan. Bu hırslı ve rekabetçi yanım olmasaydı, çocukluğumdan beri en başarısız olduğum (spor!) alanda manyakça çabalayıp durmazdım herhalde. Kendini her geçen gün nasıl da geçtiğini görmek gibi saadet yok.