25 Aralık 2025 Perşembe

Haberler Beylerbeyim - Fahişelik ve rahibelik kıskacıyla alakası olmayan pole

Bildiğiniz gibi pole bir sabah uyandığında kendini devcileyin bir linç nesnesi olarak buldu, güvendiği dağlara karlar yağdı, onu anlamadılar ya, o da ona yandı. 

Ota boka laflar hazırlayıp değirmenlere ahkam kesen bense havalara bakıp ıslık çalarak konunun kapanmasını bekledim. Bu yazı o ıslığın çünküsü.


Bu sene sahnelediğimiz Umwelt yeni materyalizmden ilhamla varlıkları tanımlarının dışında, bazı şeyleri yapabilen, bazı şeyleri yapamayan bedenler olarak görebilme üzerine hareket ve pole ile düşünmeye çalıştığımız bir projeydi.


Projeyi de içine alan ama pole’a çok daha geniş perspektiften bakan bir haber yayınlandı.


Haberi açıkçası full full okumadım çünkü “2013te bale mezunu olan Uraz”, “Özge pole’a başladığında sadece evinde ders veren bir Rus polcu vardı” gibi bir şeylere gözüm takıldı, Hemen perdeleri, panjurları kapatıp “Allah’ım inşallah kimse okumaz” diye dualar ettim. 


Dostlar, öncelikle size son kalan sağlam iki pleaser botumun üzerine yemin ederim ki ben bale mezunuyum demedim. Dans geçmişin var mı diye sorulunca ilkokulda bale yaptım demişimdir diye tahmin ediyorum. 2013’te zaten 30 yaşındaydım. Asıl panjur kapattıran kısmı, ben ilk o Rus hocaya ulaşmıştım ama bu sadece o vardı demek değil, Çengi ve Afrocubanos stüdyoları 2010lardan önce de varmış sanıyorum. Ben de zaten WOW’un öğrencisi ve bir süre sonra eğitmeni oldum. Gribim açılsın, spinim dursun ki hepinizin ismini andım. Ama prova sırasındaki koşturmada konuşuyorduk ve gazeteci hızlı hızlı not alıyordu. 


Bu konularda camiamız fazlaca hassaslaşabiliyor ve bunu da anlıyorum. Kendi hikayesine anlatıcısı olma hali bizler için özellikle önemli. 

Şimdi bu perspektiften olayın kalanına bakalım.

  1. Polcu ne yaşıyor, ne anlatıyor?

    Polcu çok bedensel bir deneyim yaşıyor, hareketle, uzamla, bedeniyle dolaysıza çok yakın bir ilişkiye giriyor. Sonra bunu dili döndüğünce anlatıyor. Dilinde hangi kelime varsa, verdiği röportajda deneyimi o kelimeye, kavrama yakınsıyor.

  2. Gazeteci ne yazıyor?

    Bu oluşa ve ifadeye bakan gazeteci bütün bunları orada en çok görmek istediği şeyin ışığında görüyor ve kendi hikayesini yazıyor. Gazetecinin aklında kalanlar ve gördüklerinin onda bıraktığı intiba belki de bedensel olarak yaşanandan daha parlak, daha iddialı ve daha provakatif bir haber yaratıyor.

  3. Linççi ne okuyor?

    Haberle ve sosyal medya paylaşımlarıyla karşı karşıya gelenler de bu içeriklere nötr bakamıyor. Polcunun imgesine karşı belli bir hazır bulunmuşlukla, bir önyargı ile yaklaşıyor, görsel ve yazılı malzemede polcunun oynadığını değil, gazetecinin yazdığını da değil, ellerinde olan argümanların en kolay karşı çıkacakları hikayeyi okuyorlar, bence - ya da ben onların öyle yaptığını düşünüp kendi hikayemi yazıyorum.  Bu da 4 olsun :)


Karşıt argümanlar polun seks işçilerinin estetiğini sömürdüğü ve bireysel güçlenmeyi merkeze alan bir üst sınıf hobisi olduğu etrafında döndü. Bunun polcular için yeni değil, aksine pole camiası içerisinde aşırı eski ve sürekli devinen, bence verimli de bir tartışma olmasının yanı sıra stüdyo polcusu-kulüp polcusu arasındaki ilişki yapılan indirgemenin çok ötesinde bir giriftlik taşıyor. Argümanlardaki sınıf tanımlamaları bana kalırsa sıkıntılı. Ama asıl problem bilgi eksikliği ve kristalleşmiş önyargılar diye düşünüyorum. O nedenle konuyu yeterince devrimci olup olmadığımızla değil, Miranda Fricker’ın epistemik adaletsizlik kavramıyla açmak istiyorum. 


Fricker bilginin ve gerçekliğin üretiminde eşit pay sahibi olamama halinin iki türünü ortaya koyuyor: tanık adaletsizliği ve yorumlayıcı adaletsizlik.


İkicisi, yani yorumlayıcı adaletsizlik, deneyimini anlatacak kavram setinden mahrum olmayı ifade ediyor. En çarpıcı örneğini cinsel istismar olarak veriyor: bundan yirmi sene önce mağdurlar maruz kaldıkları şiddeti tanımlayacak kelimelerden yoksundu. Yaşadıklarını yorumlayamıyor, üretilen gerçeğe bir aktör olarak katkıda bulunamıyorlardı.


Tanık adaletsizliği ise kimin sözünün değer taşıdığıyla ilişkili. Konuşan öznenin yetkinliğine ya da dürüstlüğüne yönelik önyargıların belirlediği bir adaletsizlik şekli. 


Bizim yaşadığımız linçte önümüze sittin senelik, çokça çalışılmış, hazır, kıvrak (ve üzgünüm ama biraz da sakallı bıyıklı) kavramlar serildi. Polcunun elinde ne vardı? İfadesini ve kendi tanımlarını bulmak için çabalayan, sokulduğu kalıpları zorlayan, gücünü ve varoluşunu ortaya koyarken yorumlayıcı adaletsizlikten mustarip olan beden ve hareket.

((Bu konu şimdi açamayacağım kadar uzun ama hareketin sadece kinetik bir nitelik değil, bir niyet de taşıdığını ve Braidottigillerin ifade ettiği üzere performatif bir konum olarak görülebileceğini de not düşeyim.))


Öte yandan bu tartışma peyda olduğunda -haberi ne olur kimse okumasın diye dualar eden ben gibi- çok sayıda polcu görünürlükten zarar görebileceğini hissetti. Güvencesizlik varoluşunu ortaya koymada, sözün sahibi olmada en büyük engellerden biri. İkinci olarak platformların engelleri var. Polcu profilleri artık üç Bolivyalıyla en yakın çemberin dışında kimseye görünmüyor, tanıklığını zaten algoritma bastırıyor - ama içinde bulunduğumuz koşullarda ben bundan şikayet edemeyeceğim. Güvencesizlik ve sansür, karşı karşıya kaldığımız camia/cemaat anlayışlarıyla, hangi platformda kimin sözünün dinlenmeye (anlamaya çalışmaya) layık görüldüğüyle şekillenen daha genel tanık adaletsizliğine katkıda bulunuyor. 

Polcu hikayesini anlatmada yetkin ve dürüst bulunuyor mu?

Ya da daha genel olarak artık kimse kimsenin sözünü yetkin ve dürüst buluyor mu… bunu da bir durup düşünmek lazım.


Son olarak ve aslolarak pole böyle yekpare homojen bir cephe değil. Hiçbir zaman da olmadı. Türkiye polu ben, sen, o, biz, siz, onlar. Bu çokluk ve çoğulluğu bir hikaye içine oturtmaya çalıştığımızda ona bir isim veriyor, bir tanım yapıyor, bir imgede (fahişelik ya da rahibelik miydi?) kristalleştiriyoruz.


Sonun sonu olarak belki pole’la dünya kurtulmaz ama şunu unutmamamız gerekir ki feminist / yeni materyalist dayanışma, diğerine karşı ihtimam taşıyan bir ilgi ve merakla alakalıdır, ve bu yol birbirini anlamaya çalışmaktan geçer, yabancı gördüğüne anlam biçmekten değil.

7 Ağustos 2025 Perşembe

ACILAR 2: Pole Kiss ve Cinsiyet Performansı

On iki, on üç yıl önce Türkiye’nin minicik pole cemaati kulaktan kulağa büyürken "aslında dövme stüdyolarına flyer bırakmak lazım kanka," diyorduk birbirimize, dövmede de benzer bir acıyı bal eyleyeme olduğunu düşünüyorduk. Kendi adıma çok net bir şekilde morarıklarımdan gurur duyuyor, acıya katlanma kapasitemle övünüyor, hatta pole acılarının bu alanı acıya dayanıksız erkeklere kapattığını düşündüğümden zilleri takıp çıkı çıkı yapıyordum. (Toplumsal cinsiyet ekseninde bir dünya problem barındıran köhnemiş fikirlerimi hoş görün; 2010ların başıydı, Gezilerden, Butlerlardan önceydi.) 

 Şimdi acılardan başka bir şeyle nadiren karşılaşabildiğimiz kanayan evrenimizde pole acılarını tartışmaya devam etmek, toplumsal cinsiyet açısından yarattığı politik problemleri biraz kurcalamak istiyorum. 

 İlk olarak acının nesnesizliği ve dile gelemeyişiyle kurduğu iktidar alanıyla ilgili yazmıştım, burada tekrarlamayayım, ilginizi çekerse TIK TIK! İşte tam da bu iki özelliğiyle acının –en radikal bireysel yaşantının- toplumsal bir deneyim olduğunu dilim döndüğünce ve Elaine Scarry’den çala çırpa anlatmaya çalıştıydım. Çocuk üşüp dizini sıyırır, cildindeki yanma ile ağlamaya başlar, uf oldu der, anne öper, melodik sesle "geçtiii!" der. Dans eğitmeni, fitness antrenörü, doktor meşru, makul acıların sınırlarını belirler. Acının anlamlandırılması, tanımlanması, başkasına iletilmesi kültür, dil, normlar, ilişkisellik zemininde işler ve iktidara bulanmıştır, dediydim. 

 Dans ya da spor sadece motor beceri değil otoritenin içselleştirildiği sahneler (Foucault) ve direniş alanlarıdır (Butler). Bu iktidara bulanmışlığın bir yönü de kadınlık ve erkeklik kurgularıyla ilişkili. Acının hangi cinsiyet tarafından nasıl deneyimleneceği de sembolik alanda belirlenmiştir. Erkekler acıyı bastırmalı, söze dökmemeli, mümkünse acı çekmiyorMUŞ GİBİ olmalı. Kadınlarsa bir yandan acılarını ifade etmeye daha yatkın, daha hassas ve duygusal, öte yandan bu ifade edilen acıya (cefakar ve fedakar analar söyleminde olduğu gibi) daha çok katlanabilmeli. Acı ile ilişkideki bu belirlenmişlik de diğer kültürel inşalarda olduğu gibi poleda da iktidarı dolaşımda tutan uysal bedenler üretmeye yarar. 

 Kadınlar acıya daha mı dayanıklı? 

G.tümü dayanak göstermeyeyim diye hızlıca PubMed’i falan gezdim. Fareler üzerinde yapılan araştırmalar kadınlara özgü östrojen ve progesteron hormonlarının doğal opioid üretimini tetikleyerek acıyı azaltabileceğini göstermiş. Başka bir araştırmada katılımcıların ellerini 0-4 derece suya sokup bir süre tutmaları sağlanarak ağrı eşiği (ağrının ilk hissedildiği an) ve ağrı toleransı (ağrıya katlanma süresi) ölçülmüş. Kadınlar adet döngülerinin östrojenin yüksek olduğu foliküler ve ovülasyon evrelerinde daha dayanıklı olduğu görülmüş. Ayrıca, hayatları boyunca düzenli olarak adet, hormonal migren, doğum gibi ağrılara maruz kaldıklarından bilişsel ve nörofizyolojik adaptasyon geliştirdiklerine yönelik güçlü bulgular varmış. 

 Bu tarz bulgular hormonların ağrı algısında etkili olduğuna işaret etse de ağrı toleransını kesin bir biyolojik üstünlük olarak görmek hem teorik hem de politik olarak sakıncalı. Soğuk su testlerinde erkeklerin acıyı daha geç ifade etmesi, dolayısıyla ağrıya katlanma sürelerinin daha kısa olmasında östrojen eksikliği kadar inanışlar, beklentiler ve rollerin de etkisi var. Dolayısıyla, kadınlar daha dayanıklı çünkü doğuruyor tarzı kabuller kadınları acıya mahkum eden bir söyleme katkı sağlayabilir. 

 Bütün bu vaziyetten daha elim ve daha vahim olmak üzere, bütün bu biyoloji temelli varsayımlar kadınlığı östrojen seviyesiyle, genital organlarla ilişkilendirip, bedenler üzerinde işleyen iktidarı görünmez kılarken heteronormatif (ve agist) kadınlık tanımlarını da pekiştiriyor. 

 Pole kiss 

Morluklarımızla gurur duymamız çok anlaşılır. 

 Scarry, acının karakteristiği nesnesiz olması demişti. Tartışmanın ilerleyen bölümlerinde acıyı çalışmayla ilişkilendiriyor (daha da haklı olamaz!). Varoluş acısının tasviri olan Sisifos örneği oldukça açıklayıcı: en büyük acı bir kayayı dağın tepesine taşıyıp paldır küldür geri yuvarlanmasını izlemek: nesneye dönüşmeyen sonuçsuz bir çalışma. 

 Pole acısının morlukta somutlaşması da bir anlamda çalışmışlığın ispatı oluyor. Antrenman saati bitmiş, instagrama koyacak bir video, bir fotoğraf, ilaç için bir screenshot bile çıkmamış (çoğu antrenmanda olacağı gibi), tatminsizlik paçalardan akıyor. A-a! Kolunda bir morluk, diyor ki: "üzülme lan, bak ne güzel çalıştık, elbet o hareket çıkacak, o akış temizlenecek, o geçiş bulunacak." 

 Ama işte acaba kadın dansçıdan daha çok morarması bekleniyor olabilir mi? Jade split kadın hareketi mi, iron x erkek hareketi mi? Pole sit gerçekten erkekler için daha mı acılı? Pole sitin tüm erkekler için bir şekil, tüm kadınlar için başka bir şekil bir tekniği var? Erkek bedeni hep daha kıllı, daha az yağlı mı? Pole dersinde cildinin acıdığını söylemek kadını özneleştirirken erkek için bir başarısızlık mı? 

 Toplumsal cinsiyetten ayrı ve başka bir yazının konusu olarak, acı-emek-görünürlük-başarı zinciri kapitalist üretkenlik mantığının dans endüstrisi içi bir disiplin tekniği olabilir mi? 

 Acının dramaturjisi dansı nasıl bir direniş alanı olarak kurabilir? 

 İlk yazıdan sonra benle deneyimlerini, fikirlerini paylaşan can dostlarıma selam ederim. Bu minvalde düşümeye devam derim. 

Bu sorular üzerinde düşünmek bence ilginçtir.
Zira, pole kiss politiktir.

19 Temmuz 2025 Cumartesi

ACILAR 1 : Acının Adı Yoksa

Akrep kadını olduğum kadar bisiklet kadını, bisiklet kadını olduğum kadar da acıların kadını olduğum için, senede iki kere depresyona girip bitmek bilmeyen bir pole’a dönüş döngüsünde yaşadığım, durmadan cildimi yeniden yeniden yeniden pole’a alıştırmak zorunda kaldığım için, bir de kuzucuklarım ‘acıyor’ deyince yüreğim pare pare olduğu için acıyla ilişkimi(zi) az bi kurcalayasım var. Kumsalda Tarkan dinleyerek okuduğum Elaine Scarry’nin Acı Çeken Bedeni’nin teorik zemini üzerinden başlıyorum.

Morluklarımıza pole kiss deniyor, malum. SplitWork dersi için eski müdavimleri sıklıkla işkence benzetmesi yapıyor. Acının yarattığı ortak bedensel deneyim bizi birbirimize bağlıyor, ortak kimliğimizin parçası oluyor. 


Ama bu deneyimin ortak olup olmadığından aslında o kadar da emin değiliz.

Bundan beş-altı yıl önce bendeniz yaldır yaldır polecuyken, pole becerilerimi geliştirmek için cimnastiğe de gidiyordum. Sektörde oldukça duayen bir cimnastik hocasıyla ders yaparken omzuma bir ağrı girdi. Ben halihazırda o omzun zaten canına okumuştum. Kafayı taktığım, çok bir şeye de benzemeyen bir hareket için, günlerce, üst üste, omurgamın olmayan rotasyon becerisini kompanse etmeye zorladığımdan omzum hayata zaten iman gücüyle tutunuyordu, o derste dini imanı hepten bıraktı. Hoca, dur şimdi çözerim dedi, son derece güvenilir bir tavırla, boynumda bir yere parmağını soktu. Bir süre derin bası uyguladıktan sonra hakikaten ağrım da geçti. Bir iki salladım, aaa iyi ya, geçti dedim. Barfikse uzanmaya çalıştım. Aa! Sağ kolum yok. Bayağı ağrımıyor ama hareket de ettiremiyorum. Bu naçizane anımı iki aylık bir fizyoterapi ve canımın kıymetini yeniden değerlendirme süreci izledi.

Azimle sıçtığım, çektiğin acıya değmeyecek eski sevgili gibi hareket:

Videoda benle konuşan Didem 🌻




Bir ara da Slovakya’da bir polecuya dadanmıştım. İki sefer birer hafta gidip her gün üç saat falan ders aldım. (Yine fi tarihi olduğu için Euro kuru böyle şeylere izin veriyordu). Bunlardan birinde ayak baş parmağımı çatlattım (tavana çarparak!). Mırın kırın acıyor mu, acaba dursam mı falan derken, abla son derece cool bir tavırla ‘work through the pain’ dedi. Aşırı düzgün bir saç kesimi vardı ve eye liner’ını mükemmel çekmişti. Dediğini yaptım. Bir şey olmadı. Bu hikayenin kıssadan hisse bir sonu yok. Derste çok acıdı. Uzunca bir süre topuklu giyemedim. Bir de oradan geçtiğimiz Viyana’da ormanlarda yürürken bayağı küfrettim.


Bu iki anımda ortak olan şey acımı ifade edemeyişim. Zira bu, acıyla ilgili çok temel bir şey: Acı yeri geldiğinde adamı dil öncesine götürür, küfür sonrasına getirir.


Acı dile direnir; yani kişi deneyimlediği acıyı anlatmakta, başkasına aktarmakta zorlanır çünkü acı, dili çökertebilir. Dilin temelinde yer alan nesneleşme, tanımlama ve aktarım işlemleri—yani acının “neye benzediğini” söyleyebilme kabiliyeti—acıya dair deneyim arttıkça zayıflar.


Yoğun ve süreğen acılar dünyayı yıkar, göz hiçbir şeyi görmez, dünya artık bedenin sınırlarından ibaret kalır. Çünkü beden, ancak rahatsa, kendisi için saplantılı bir algı ve ilgi nesnesi değilse, bilinç başka nesnelere varlık kazandırabilir. Uzun yıllar acil serviste çalışmış bir hekim olan annemden sık sık şu sözü duymuşumdur: insanın neresi ağrıyorsa canı oradadır.


Daha hafif, kısa süreli, katlanılabilir acılar dünyayı yerle bir etmez belki. Ama bu onları dile gelmeye daha yatkın kılmaz. Tam tersine, yoğun olmayan ama sürekli ya da tekrar eden hafif acılar, çoğu zaman dile gelmeye “değmez” gibi hissedilir. 


Acı zor olsa da kendine bir ifade bulduğunda, dile geldiğinde en azından katlanılabilir oluyor. Ağrıyı dilde nesnelleştirmek için ağrı fizyologları kategoriler, skalalar oluşturuyorlar ve işe de yarıyor. 

Nasıl tarif ediyoruz acıları? İğne batar gibi, bıçak sokar gibi, matkapla oyar gibi, çekiçle vurur gibi… Elaine Scarry buna fail dili diyor. Adını bulamayan acı, ondan bağımsız, onun nedeni olmayan bir silahta nesnelleşiyor yaygın olarak. İnsan kendi bedenini kendisine yöneltilmiş silah olarak algılıyor bu durumlarda (:bedenim bana acı veriyor.) Spor sakatlanmalarından çok daha şiddetli ve sürekli ağrı yaşadığım ameliyat sonrası dönemde bedenime öyle kızıyordum ki, ergen öfkesiyle kendimi camdan atacağım deyip anacuğumun yüreğini yakıyordum. Bir yoklayın bakalım kendinizi, bunun milyarda biri kadar bile olsa, kendi kendinize ‘doğru yapamadığım için acıyor, güçsüz olduğum için morarıyor’ falan diyor musunuz?


Niteliği bir yana, yoğunluğu hakkında konuşmak da kolay değil. Bana da sorulan benim de sorduğum ağrın on üzerinden kaç’ın cevabı var mı sence allasen? (Yine de, stretching yaparken ağrın on üzerinden yediyi geçmesin. Batan, sivri bir ağrı değil, bir yoğunluk hissi olsun. :))

Elimizden geleni yapıp acıdan acıya dilden bir köprü kurmaya çalışıyoruz ama bu öyle Japon teknolojisi çelik halatlı köprü değil, sallanan, tahta bir köprü.


Buradan hareketle, acı çekenin bunu ifade etmedeki başarısızlığı, diyor Elaine Scarry, aşağı iktidar biçimlerine mal edilir. Havalı laf da aslında ne demek bu biliyor musun: sen acını ifade edemediğinde bu küçümsenir, abartılı bulunur ve şikayet olarak algılanır ya da öyle algılanacağından çekinip susmayı seçebilirsin. Karşında da hoca/doktor biri varsa, o senin adına senin acının adını koyar. Bıçak gibi mi, çekiç gibi mi diye sorar, seçersin. Senin acını iktidar nesnelleştirir.


Şu iktidar mevzusunu azıcık açalım. 


İktidar yalnızca yasal ya da kurumsal düzenlemeler yoluyla değil, bedenler üzerinden de işler; bedenleri disipline ederek, yönlendirerek ve sınırlandırarak kendini yeniden üretir. Michel Foucault’nun bedensel iktidar analizinden hareketle söyleyebiliriz ki, iktidar beden üzerinde çalışır; onu verimli, itaatkâr ve üretken kılmak için şekillendirir. Dans ya da spor gibi disiplinlerde bu ilişki çok daha belirgin: bedene nasıl durması, nasıl hareket etmesi, ne zaman yorulması ya da acıya ne kadar dayanması gerektiği öğretilir. ‘Doğru teknik’ ya da ‘ideal form’ gibi kavramlar, sadece estetik değil aynı zamanda normatif bir işlev görür. Bu normlar genellikle görünmez ama bedenin sınırlarını ve davranışlarını düzenler. Dolayısıyla dans hocasının, stüdyonun ya da koreografın yönlendirmeleri, yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda iktidara bulanmıştır.

Bedensel acının deneyimi tamamen öznelken, otorite figürü bunu nesnelleştirmeye çalıştığında o acının geçerliliği de sorguya açılır. Öğrenci bedenini tanımaya çalışırken, bilen konumundaki hoca “bu hareket acıtmaz” ya da “bu acı geçici” dediğinde, öğrencinin deneyimi geçersizleşir. Öğrenci bedenindeki çoğul, dağınık ve öznel deneyimleri otoritenin bilgisine hizalamak zorunda hisseder ve acıya (bedensel deneyime) bir nesne gibi yaklaşmaya başlar.


Bu noktada hem hocanın, hem de öğrencinin karşılıklı bir farkındalık içerisinde olması gerekiyor. Farkında olunan iktidar, gölgeden çıkmış, tartışılabilir, müzakere edilebilir bir iktidardır. Bedensel pratiklerde (özellikle sakatlık riski olan pole, akrobasi, vs.) bilgi asimetrisi kaçınılmaz: hoca, bilgiye (teknik, anatomi, güvenlik, gelişim yöntemleri vs.) sahip olduğundan dolayı bir otorite figürü ama bu otorite sabit ya da kutsal değil. Öğrencinin bedeni, hocanın bilgisini her zaman doğrulamayabilir—beden direnir, sapar, yorulur, üzerinde karmaşık fizyolojik, psikolojik etkiler olur. Bu nedenle iktidarın sınırlarını görmek, onu mutlaklaştırmamak, gerektiğinde eşlikçi olabilmek gerekir. Karanlık bir ormana ilk defa girmiş iki kişi gibi, biri daha önce başka ormanlarda yolunu bulmuş, diğeri ilk kez yola çıkmış.



Lafı uzatmayayım, hocanı dinle ama hocan da seni dinlesin, bir adım geri çekilmeye, biraz yavaşlamaya, bedenini dinlemeye, tanımaya istekli ol. Acı senin diline girmeyeceği için sen acının dilini anlamaya gönüllü ol. Tekrar eden ağrıların olursa pole camiamızın fizyoterapisti Seda Erdural Sarısoy’u bul!

Bu konuyu, acının ilerleme söylemi içindeki yeri, doğru teknik kavramı, meşru acılar, kadınlık ve erkeklik performanslarının acı ile ilişkisi hakkında kafa ütüleyerek sürdürmeyi planlıyorum. Meraklısını her zamanki gibi sohbete bekliyorum. 

25 Haziran 2025 Çarşamba

KIRLANGIÇLAR, KALÇALAR VE BİREYÖTESİ KOREOGRAFİLER

Pole’n Roll’un mütevazi şaheseri Umwelt üzerinde çalışmaya başladığımızda aklımızda pek yaygın olan o soru vardı: neden bir türlü bu dünyayı paylaşmayı beceremiyoruz, neden börtü böcek gibi yan yana yaşayıp gidemiyoruz?

Barışın ve uyumun hüküm sürdüğü hayal ürünü bir cennetle hikayeyi açtık ama hızlıca düzen tahakkümünü kurdu, siyah varsa beyaz da var kardeşim diyen diyalektik gelip savaşı başlattı, kategoriler bölüne bölüne kendisinden başkasına tahammülü olmayan bireyi atomize etti. Beşinci bölümde merkezsiz bir birlik deneyelim dedik. Sonunda da iyiye ya da kötüye göz kırpmayan bir akış.


Uexküll'ün Umwelt kavramı, her canlının dünyayı kendi duyusal ve işlevsel sistemleri üzerinden deneyimlediğini söyler. Kene örneğiyle başlar: ışık, ses, koku olmayan kenenin dünyasını kuran sadece yapıştığı memelinin vücut ısısı ve belirli bir kimyasal. Kenenin kafa rahat. 


Her ne kadar buradan sonrasını okumamış da olsam, ismi de zaten fonetik olarak havalı olduğu için seçsek de, dünyayı nesnel değil, çoğul ve öznel gerçekliklerin alanı olarak düşünmemize olanak tanıdı. 


Kenenin iki bileşenden oluşan dünyası karşısında insanın dili, yer yer körelmiş, yer yer semirmiş duyuları, inşa edilmiş arzuları, çarpık çurpuk fikirleri, lanet olası…


Bildiğin boyumuzu aşan suya girdik. Bireylerin sabit kimlikler içinde değil, birlikte hareket eden, ama birbirine indirgenmeyen bedenler olarak kurulduğu bir estetik-politik dönüşümü hayal etmek için sen kim köpek, değil mi? Öte yandan bilseydik hareketle düşünmeye ne gerek vardı zaten, aklımıza bir şey gelene kadar biraz kontak doğaçlama falan takılırız kervan yolda düzülür dedik çalışmaya başladık.


KIRLANGIÇLARIN DANSI

En, boy ve yükseklikte hareket eden bedenlerle çalışırken kırlangıçların topluca uçuşu sezgisel bir motif olarak baskın gelmeye başladı. Sonra fark ettim ki bu canlıların hareketi anlatmak istediğimiz düşünceye yakınsıyor. Her bir kırlangıç, sabit bir merkez ya da lider figürü olmaksızın yakınındaki birkaç kuşun hareketine tepki vererek yön buluyor (herhalde). Onların görsel ve işitsel Umweltleri bireysel değil, kolektif olarak örgütlenmiş. Kırlangıçlarda çevre, sabit değil, hareketin kendisiyle değişen bir alan. Eğer dolanık beyin gibi bir düşünce varsa, belki de buradadır: her bireyin diğer bireylerin hareketleriyle eşzamanlı olarak değişen çevreleri


BOLERO SEÇİMİ

Ravel’in Bolerosunun tekrarlarla katman katman yükselen yapısı en bilinen koreografilerde kullanılan merkezdeki dansçının etrafında dönen dairesel formasyonlarla, arzunun merkezden çevreye yayılarak büyümesini ifade eder. 

Daha önce döne dolaşa yazdığım gibi (as I said elsewhere :P) bu merkez fikri pole’un zaten tabiatında var. 


Öyleyse hem ekipmana, hem de müziğin taşıdığı tarihsel anlamlara karşı merkezi dağıtmaya, arzunun sabit nesnesini parçalamaya, bedenleri sabit bir referansa göre değil, birbirine göre konumlanır kılmaya, arzuyu herhangi bir merkeze nazaran bir eksiklik olarak değil (DÖLÖÖÖZ!), çoklu ilişkilerle oluşan üretken bir kuvvet olarak tanımlamaya… Böylece Boleroyu, tek bir arzu hattı değil, dağılıp birleşen bir çokluk haline getirmeye niyet ettik diyelim. Tutarsa tutar, tutmazsa her ihtimale karşı kalçamızı sallarız dedik. 

Kalçamızı da salladık, şükür.



BUNLAR GERÇEK HAYATTA KARŞIMIZA ÇIKMAZ

Sosyal medya emekler, web2.0 gibi laflar edilirken dijital devrimle benzer sulara yelken açacağız diye düşünüyorduk. Bugünün dijital dünyasında ise çokluk ve dağınıklık görüntüsü ardında işleyen kuvvetler, merkezileşmenin tillahını üretiyor. Algoritmalar aracılığıyla görünürlüğü belirleyen, arzunun rotasını yöneten, kimin nereye bakacağını belirleyen görünmez merkezler oluşuyor. Dijital platformlar, çokluğu taklit ederken aslında Umweltlerimizi tekil bir yöne doğru kanalize ediyor: viral olanın, tıklananın, takip edilenin etrafında şekillenen çekim merkezleri kuruyor. Bedenler burada dairesel ama çıkışsız bir koreografi içinde dönüp duruyor, herkes kendinin karesine, kendinin küpüne dönüşüyor. 


Bir arada yaşamak hiç olmadığı kadar imkansızlaşıyor.


NE YAPACUK? (Butler, Haraway, Braidotti... buralardan bir şeyler çıkar.)

Ama bence dans da edebiliriz. Çok da komplike hale getirmeye gerek yok. 

Ne demiş şair: oynaya oynaya gelin çocuklar, el ele el ele verin çocuklar.


11 Haziran 2025 Çarşamba

Dikey Ekipmanla Yatay İlişki

Eski videolarımı izlerken ‘ulan nebçim de cıvırmışım beah, poleu elimde oyuncak ediyormuşum’ diye düşündüğüm oluyor. Sonra hemen utanıp etrafta telepati marifetiyle bu sömürgeci fikirlerimi duyan oldu mu, Spinoza bana ‘otur, sıfır!’ diyecek mi diye telaşlanıyorum. Zaten, ülkümüz yükselmek, ileri gitmek olduğundan pole’un da fethedilecek bir hedef, bedeninin bayrağını çekeceğin gönder halini alması hiç şaşırtıcı değil. Peki sizce Pole’u nesne yerine partner olarak görmek dansı, antrenman biçimimizi, kinetik düşünümselliğimizin duyumsal sikimsonikliğini (ifade etmek istediğim şeyi bence tam karşılıyor.) nasıl etkilerdi? 

Çokgzel etkilerdi. 

Dün derse koreografi hazırlamak için doğaçlama yapıyordum. Bir ara durdum, ‘güzel bir şey hissediyorum lan, ne bu?’ diye düşündüm. Hava beş yüz derece, üstüm başım sabahtan beri sıkıp durduğum sivrisinek uzaklaştırıcı okaliptüs, lavanta yağlarıyla kaplı, derse kalmış az bir zaman, umwelt çılgınlığından sonra ders vermeye dönmek bedenime aşırı yüklenmiş, her yerim ayrı ağrıyor, yani güzelden fersah fersah uzağız. Sonra fark ettim ki, bu perişanlığımla hareket etmeye çabalarken pole bana adeta koltuk çıkıyor: altımdan giriyor, üstümden çıkıyor, devrilecekken tutuyor, uzanırken ittiriyor. Elimde oyuncak değil kesinlikle. Peki ne? 

Buna geçmeden bir parantez açayım: ( 

POLE’UN KÜLTÜREL ANLAMI 

Biliyorsunuz ki pole dans, kültürel olarak iki ana kutup arasında sıkışmış durumda: 

Bir yanda: Egzersiz, spor, atletizm, dayanıklılık, güç gibi kavramlarla anılarak saygınlaştırılmaya çalışılan bir biçim. Bu yaklaşım genellikle pole’un seks işçiliği kökenlerini unutturmak ister. Pole’u olimpik spor olarak kabul ettirme çabaları, bu damardan beslenir. Buralar amaç yönelimli, rekabetçi, standartlaştırılmış, objektif ölçümle değerlendirilebilen (süre, skor, puan) ve zafere (nailed it!) odaklı. 

Diğer yanda: Erotik, queer, eğlenceli, marjinal, bedenin arzuyla ilişkisini açığa çıkaran bir alan olarak görülür. Bu yaklaşım pole’u bir bedensel özgürleşme pratiği olarak sahiplenir. Oyunla, ritüelle, bazen de direnişle ilişkilendirilebilir. Performans ölçütleri öznel ve kültürel olarak daha değişkendir. 

Pole, oraya buraya çekiştirmeye çalışsak da, iki kutupta da değil, ara bölgede ve sınırları muğlak. Üstüne üstlük, bu iki eğilim bazen çatıştığı gibi bazen de kesişiyor. Ama her iki durumda da pole, bedenle nesne arasındaki ilişkiyle dikkat çekiyor. 

Bu konuda daha önce zaten Dikey ve Yatay’ın Semantik, Sembolik ve Salisik Asidik Anlamı başlıklı muazzam bir fikir yazısı kaleme alışmıştım hatırlarsanız. 

Üniversitede bir hocam final ödevimi lisans öğrencilerinin kendilerine referans vermesinin çok kabul gören bir şey olmadığına ilişkin kibar bir notla geri vermişti. Halbuki, as I said elsewhere deyip dipnotta kendi vize ödevimi kaynak göstermem bana son derece makul görünmüştü o zaman. 

As I said elsewhere:

‘ekipmanla kurulan ilişki de anlamın yaratılmasında etkili. Dikeyle kurulan ilişkide böyle bir manipülasyon ve kontrol ilişkisini reddetme ve Pole ile eşitlikçi bir ilişki kurma fikri de safça olmayabilir. Bu, dansçının pole’u güç ya da otorite aracı olarak görmediğinde ya da kendi üzerinde pole’un baskısını hissetmediğinde söz konusu olabilir. Pole ile karşılıklı dönüşülen, eşit bir ilişki, bir ortaklık ilişkisi kurulabilirse o eski fallik anlam ters yüz edilebilir.’ 

Şimdi bu laf salatasını biraz açmaya, pole deneyimimizi zenginleştirecek, duygu dünyamızda çiçekler açtıracak ekipman ile ilişki konusunda laflar hazırlamaya çalışacağım. 

BİRAZ FENOMENOLOJİ DİYORUZ:
Merleau-Ponty, Kinestetik Birlik ve Pole’un Bedene Dahil Oluşu 

Merleau-Ponty’nin kinestetik birlik kavramı, pole ile dans ederken yaşanan tuhaf ama tanıdık hissi açıklamaya yardım edebilir. Klasik Kartezyen geleneğe göre beden zihnin ikamet ettiği, kullanlığı bir makine. Merleau-Ponty için ise beden, dünyayla kurduğumuz ilişkinin başlangıç noktası, algının kendisi. Bu anlayışta pole’a sadece fiziksel olarak dokunmuyorsun, pole sayesinde dünyayı farklı bir şekilde deneyimlemeye başlıyorsun. Hatta pole bedenin bir uzantısına dönüşüyor. 

  • Bedenin hareket olasılıkları değişiyor – pole ile zıplamak, takla atmak, yürümek bile aynısının polesuzuna göre daha kolay, çünkü pole destek oluyor. – burası açık gibi. 
  • Bedenle nesne arasında özne-nesne ayrımı bulanıklaşıyor – pole 45 mm krom bir boru olmayı aşıyor, bedenin algısal alanının bir parçası haline geliyor. – bunu ifade etmek biraz daha zor. Ama Merleau-Ponty güzel açıklıyor: 'Körün bastonu eli gibi değil, gözünün uzantısı gibidir.' Polecu için de pole gövdenin uzayda yön bulmasına yardımcı olacak bir referans noktası olarak görmek mümkün o halde. 
  • Hareket hareket anında anlam kazanıyor - Merleau-Ponty’nin bedene dair en güçlü kavramlarından biri de 'bedenleşmiş bilinç' fikridir. Kafanda bir kurguyla pole’a yönelsen de bedenin polea dokunuşuyla yeni bir yön doyuyor. Ay bunu biraz daha açacağım çünkü bence şokomelli. 

Öncelikle, hepimizin bildiği gibi polelu/polesuz yeni bir hareket öğrenirken, başta hareketi zihinsel olarak anlıyoruz: "iç kol yukarıda, dış el split grip vs…" Ama bir noktadan sonra beden hareketi düşünmeden yapıyor. Yani beden hareketi öğreniyor. Bilinç, bu hareketin içinde, hareket artık bedensel bilgi. Sonralıkla, pole ile hareket ettikçe, pole da artık dışsal bir nesne gibi hissettirmemeye başlıyor. Bedenin, pole’un varlığını hesaba katmadan hareket etmiyor. Yeni bir beceri çalışırken öğrencilerime ‘poleu bükemezsin, sen bir yol bulup büküleceksin’ dediğim çok oldu. Ama zaman içine elin kavradığı yer, dönüşün ivmesi, yerçekimiyle ilişkisi artık bedenin bildiği şeyler oluyor, yani pole bedensel bilinçle bütünleşiyor.

Şimdi bak süper bir şey diyeceğim: 

Polecu beden sadece kendini değil, pole ile birlikte olan bir kendini biliyor. Bu yeni özne, ben ve pole değil, bir polebendir.

 

BİRAZ DA PSİKOLOJİ DİYORUZ:
Winnicott, Geçiş Nesnesi ve Pole’un Oyun Alanı Olarak Rolü 

Poleben fikrini çok radikal bulanları buradan yakalayabilirim gibi geliyor. Donald W. Winnicott’a göre, bebek ile anne birbirinden ayrılmaya başladığında, geçiş nesneleri bu ayrılığı tolere edebilebilir hale getiriyor: emzik, battaniye, oyuncak ayı gibi. Bu nesneler güven duygusu veriyor, korku ile baş etmeye yardımcı oluyor, oyun için bir alan yaratıyor.

Deneyimle sabittir ki pole özellikle duygusal ya da fiziksel zorluklar yaşayan biri için çok benzer bir alan yaratabilir. Hem senden ayrı bir nesne - soğuk, metalik, ama bir yandan da sabit, güvenilir, seni taşıyan bir varlık. Cuk oturmuyor mu allasen? Pole’un sağladığı oyun alanında arzunu denersin, riske girersin, başarısız olur ama yeniden denersin. Dur bunu da şekilli diyeceğim:

Pole, kendinle oyun kurabileceğin bir aracı varlıktır.

Peki, ben bunları neden yazıyorum güzel kardeşim? Gerek kendimden, gerek dost meclislerinden çok iyi biliyorum ki, pole’a yönelik dikey yaklaşımlar ağır bastıkça pole senden uzaklaşıyor, bir challenge’a dönüşüyor. Dikey yaklaşım derken tırmanma demiyorum elbette, tabii ki tırmanacağız ama tırmanmayı pole’un tepesine çıkmak gibi değil de pole ile, pole sayesinde yükselmek gibi görebileceğimiz bir dünya mümkün. 

Ve orada halılar gerçekten uçar, lambadan cin çıkar.

29 Nisan 2025 Salı

Bir Direniş Alanı Olarak Beden

Bugün Dünya Dans Günü. Merkezi ve yerel yönetimlerin sunduğu devasa imkanlar sayesinde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük bir coşku ile kutlanıyor. Sokaklar, meydanlar, kamu binaları, okullar, mokullar, vatan sathı dev bir dans pistine dönüştürülmüş durumda. 

Biz de aylardır medarı iftiharımız, en büyük eserimiz UMWELT –bir pole tiyatrosu- üzerinde çalışıyoruz. Bir ki üç dört, son ki üç dört derken bedenin ve dansın doğası üzerine düşünüyor, bedenin devrimci potansiyelleri üzerine kafa yoruyoruz:
Beden nasıl direnir?
Dans nasıl yeni oluş biçimleri yaratabilir? Nasıl yeni dünyaların eşiğine taşınabilir?

Şimdi, fırsatını bulmuşken günün anlam ve önemine binaen, dansın ve bedenin devrimci yanına dair iki kelam da ben etmeyeyim mi?



Beden yalnızca karbon temelli iskelet, sinir, kas sistemi değil; tarih boyunca iktidarın, normların, kültürel kodların işlendiği bir yüzeydir. Askerde, okulda, fabrikada, ofiste, cezaevinde, spor salonunda bedenin nasıl duracağı, nasıl oturacağı, nasıl yürüyeceği, nasıl savaşacağı belirlenip uysallaştırılıyor. Toplumsal cinsiyet rolleriyle bedenin hangi arzuları yaşayabileceği, nasıl görüneceği belirleniyor. İdeal beden kavramları, zayıf, güçlü, fit, genç beden dayatmalarıyla doğal akışı reddedilip şablonlara sıkıştırılıyor. Aşılar, üreme kontrolü, doğum politikalarıyla bir halk sağlığı nesnesi olarak düzenlenip yönetiliyor. Demem o ki her tuşa basılarak beden bir kontrol alanı haline geliyor.


Bununla beraber, bu yüzden ve bu sayede beden aynı zamanda ilk ve doğrudan direniş alanı. Dans eden bir beden de sadece estetik bir gösteri değil, kendi kendisini yeniden yazan, normları yerinden eden bir metin. 


 “Amma da abarttın! Yarım hava oynamak
devrimci mi?” deme can dost. Oku hele, ikna ederim gibi geliyor.


Sabitleyemediklerimizden misiniz?
Sistem dediğimiz şeyler (yasa, dil ve kültür, logos ve mitos ve algoritma) kimlikleri tanımlayıp, sınırlandırmaya, sabitlemeye uğraşadursun; beden, hiçbir zaman, tam anlamıyla sabit kalmıyor, her zaman çelişkiler barındırıyor. Her poz, her form içinde sürekli bir oluş zemini, değişim potansiyeli, olasılıklar yumağı halinde mikro hareketler ve titreşimler var.  

İçi seni, dışı beni

Dış dünyadan gelen normlara, beklentilere göre biçimlenmeye zorlanırken kendi arzularını, ihtiyaçlarını da barındırıyor. İç (hisler, arzular, düşünceler) ile dış (görünüş, hareket) arasında bir sınır gibi. Ama bu sınır geçirgen; iç, dışa sızıyor; dış, içi etkiliyor. Bedenin bu içkin arzuları dışsal iktidar mekanizmalarını altüst edebilme potansiyeli taşıyor.


Yaralanabilirlik

Beden, yalnızca gücün değil, yaralanabilirliğin de mekânı. Bir pole’a tırmanabilir, bir ağırlığı kaldırabilir; ama aynı zamanda düşebilir, incinebilir, yorulabilir. Ve tam da bu yaralanabilirlik, bizi birbirimize açar. Çünkü kırılgan olan, yalnızca savunmasız değil, ilişkiye açık olandır. Dans eden bedenler, yalnızca kendi kuvvetlerini değil, birbirlerinin titreşimlerine verdikleri yanıtları da taşır. Yaralanabilirliğimizi kabul etmek, sabitlenmiş, izole kimliklerin sınırlarını aşarak birlikte var olmanın başka biçimlerine kapı aralar.


Bedenlerimiz sistemlerin kodlarını taşırken, aynı zamanda o kodları bozuyor, titreşimler ve mikro hareketlerle yeniden yazıyor. Dans, işte bu mikro başkaldırıların, bu oluş ve ilişki ağlarının kutlanması.
Bugün Dünya Dans Günü.

Belki uzun hava oynamakla devrim olmaz ama insan uzun hava oynamakla devrimci bir beden olabilir. 
Biz dansı yalnızca bedenlerimizi hareket ettirmek için değil, görsel bir şölen sunmak, tricklerimizle seyircinin aklını almak için değil, kategorilere hapsolmayı reddetmek, yaralanabilirliğimizi görünür kılmak ve birlikte yeni ihtimaller yaratmak için seçiyoruz.

Çünkü sabitleyemediklerinizdeniz.



8 Şubat 2025 Cumartesi

Splitoluş: Bireyleşme Teorisi Açısından Hareketin Sahipliği Üzerine

Bir harekete “sahip olmak” ne anlama gelir? Pole dansçıları arasında sıkça duyduğumuz “Benim splitim var”, “Senin splitin var mı?”, “Shoulder mountum yok”, “Invert’üm kaçmış” gibi ifadeler, hareketin sahip olunabilecek ve yitirilebilecek bir nesne olduğunu ima ediyor. Stüdyoya düzenli gidiyorsanız, geçen hafta yaptığı hareket bu hafta çıkmayınca malını mülkünü kaybetmiş gibi feryat eden polculara rastlamışsınızdır. Neyse ki yazları felsefe kampına gidiyorum da bu acının yersizliğini size Gilbert Simondon’un bireyleşme teorisiyle ispatlayarak yüreğinizi ferahlatabilirim. Çünkü dostlarım, hiçbir harekete gerçekten sahip olunamaz. Split ya da herhangi bir teknik beceri, sabit bir nesne değil, bir oluş sürecidir.



Russian splitimiz yok. Daha önce Russian split yapmışlığımız var. Ayrıca kimseye de Russian split borcumuz yok.



Nedir Bu Bireyleşme?

Harika bir şekilde anlatıyorum, dikkat buyurun:

Simondon, bireyleşmenin yalnızca insanlar için geçerli olmadığını, doğadaki fiziksel, biyolojik ve zihinsel süreçlerin tamamında ortaya çıkan temel bir ilke olduğunu savunur. Kristalleşme bu süreci anlamak için güzel bir örnektir.


Doymuş bir tuz çözeltisini düşünelim. Bu çözeltide tuz molekülleri su içinde eşit olarak dağılmıştır ve sistem “metastabil” yani yarı kararlı bir durumdadır. Ufak bir değişiklik, örneğin çözeltide bir tohum kristalin eklenmesi, bu dengeyi bozar ve kristalleşme başlar. Tuz molekülleri belirli bir düzene girerek kristal oluşturur ve sistem daha kararlı bir hale geçer. Kristalleşme tamamlanır ve sabitlenir.


Canlılar ise farklıdır. Kristaller gibi tamamen sabitlenmezler; bireyleşme süreci her zaman devam eder. Canlı bireyleşmesinde bireyöncesi fazlalık, yani henüz tam olarak belirlenmemiş potansiyeller her zaman var olur. Bu fazlalık, bireyin dönüşme ve değişme kapasitesini taşır. Bak hemen örneklendiriyorum:


Bireyleşme: İlk Performans

Bir dansçının sahneye ilk çıkışını düşünelim. Bedeninin yaptığı her hareket, o anda bireyleşen bir süreçtir. O anki performans, dansçının geçmiş antrenmanlarının, bedensel kapasitesinin, ruh halinin ve sahne atmosferinin birleşimiyle oluşur. Bu benzersiz performans, bireyleşmiş bir andır ve tam olarak aynı şekilde bir daha asla gerçekleşmez.


Bireyöncesi Fazlalık: Gizli Potansiyeller

İşte bu bireyöncesi fazlalık sayesinde dansçının bedeninde henüz gerçekleşmemiş ama her an ortaya çıkmaya hazır potansiyeller saklıdır:


  • Esnekliğini artırıp bir gün full split yapabilir.
  • O anda doğaçlama bir hareketle koreografiyi tamamen dönüştürebilir.
  • Ya da dans stili zamanla değişip çağdaş danstan hip hop’a geçebilir.


Bu potansiyeller, dansçının gelecekteki tüm dönüşümlerine zemin sağlar.



Hareketin Varlığı Koşullu ve Geçicidir

Bir hareketi “sahip olduğumuz” bir şey gibi görürsek, onu sabit ve değişmez bir yetenek olarak değerlendiririz. Oysa hareket, kristal gibi katı bir yapı değildir; her yaptığınızda yeniden bireyleşir. Bugün yaptığınız bir split, yarın çıkmayabilir. Bu, onu hiç yapmadığınız anlamına gelmez; yapabiliyor olmanız da onu sonsuza dek “sahip olduğunuz” anlamına gelmez. Split, senin onunla kurduğun ilişkide varlık bulur. Split bir bireyleşme momentidir, metastabil bir ilişkinin gerçekliğidir. Split adeta bir Yılmaz Erdoğan şiiridir.


Sonuç Yerine…
Bugün shoulder mount yapabildin diye yarın dersi kırma. Sonsuza kadar derse gel. Öptüm, kib, bye.